alvanoglu Abdilalkan sitesine hoşgeldiniz Forum Ana Sayfa alvanoglu Abdilalkan sitesine hoşgeldiniz
Image Hosted by ImageShack.us

 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 

Create your own forum on ForumUp.com, It's free, powerful, and fast! :-)
KIRK KATIR MI, KIRK SATIR MI? YA AB, YA ULUSALCIL

 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    alvanoglu Abdilalkan sitesine hoşgeldiniz Forum Ana Sayfa -> SERBEST KÜRSÜ
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
no7
Administrator
Administrator


Kayıt: 24 Nis 2009
Mesajlar: 36

MesajTarih: Cum Nis 24, 2009 11:54 am    Mesaj konusu: KIRK KATIR MI, KIRK SATIR MI? YA AB, YA ULUSALCIL Alıntıyla Cevap Gönder




3 Ekim 2005 öncesinde, handiyse ‘kırk katır mı, kırk satır mı?’ kabilinden, insanımızı iki açmazdan birini tercihe mahkum eden kısır sürecin, her şeyin kendisine endekslendiği 3 Ekim tarihi sonrasında da devam ediyor olması, önemli gelişmelerin işareti olarak okunabilir. Geçmişte Türkiye insanını sağ-sol, İslâmcı-lâikçi, Türk-Kürt, Alevi-Sünni gibi yapay ayırımlarla kamplara bölerek gerilim üretenler, şimdi AB’ci-ulusalcı şeklinde bir ayırım ve gerilim üreterek bunu daha da tırmandırma peşinde gözüküyorlar. AB’ciler, her şeye rağmen kurtuluşumuzun tek adresi olarak Avrupa Birliği’ni görmeye devam ederken; Ulusalcılar Kıbrıs, Ermeni meselesi, Sevr, böl(ün)me planları bağlamında bol bol vatan-millet-Sakarya edebiyatı yapıyorlar...







Bu süreçte tanık olunan en anlamlı paradoks ise şu: yaklaşık yüz yıldan bu yana Batılılaşmayı, pagan Batı medeniyeti ile bütünleşmeyi -haklı ve doğru bir nitelemeyle- bir “ihanet”, bir “sapma”, “yabancılaşma”, “taklitçilik”, “kendini inkâr”... olarak gören İslâmî kesimin (‘İslâmcı’ terimini kullanmak istemiyorum) belli bir bölümü, be-tahsis ‘milli görüş’ gömleğini çıkarıp iktidar koltuğuna yerleşenler, 28 Şubat travmasının ve 11 Eylül kasırgasının etkisiyle en hızlı AB’ci olup çıkıverdiler. Üstelik de son derece yüzeysel bir yaklaşımla ve konjonktürel gerekçelerle: AB sayesinde özgürlüklerimizi garanti altına almak, bürokratik oligarşinin direncini kırmak, bazı ekonomik çıkarlar sağlamak, vs... Resmî söylemleri ise çok daha tehlikeli: ‘Medeniyet değişikliği’. Sırasıyla Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet elitlerinin ‘medenileşme’, ‘asrîleşme’, ‘modernleşme’, ‘uygarlaşma’... gibi kavramlarla kastettikleri şey de işbu medeniyet değişikliği değil mi? Yani İslâmî temele dayalı geleneksel Osmanlı medeniyeti ve hayat tarzından Batı medeniyetine, Batı tipi yaşam biçimine geçiş değil mi kastedilen? Nitekim tıpkı, ‘Batı medeniyetini gülü ile, dikeni ile isticlâs etmeliyiz’ diyen Abdullah Cevdet’in bugünkü takipçilerinin etekleri zil çalmıyor mu?









Öte yandan, eski ‘İslâmcı’ yeni ‘AB’ci’ aymazlar, “İslâm Birliği” idealinin köküne kibrit suyu döktüklerinin ve ümmet bilincini temelinden sarstıklarının ayırdına varamamış görünüyorlar. Allah aşkına, söyler misiniz; -faraza- AB üyesi olan bir Türkiye’de Müslümanların “ümmetin birliği”nden söz etmelerini kim ciddiye alır? Asırlarca İslam ümmetinin liderliğini yapmış bir milletin torunları, bin yıldır kavgalı oldukları bir uygarlık camiasına gönüllü olarak ve kendi misyonlarını reddederek dahil ve teslim olduktan sonra, artık İslâm Birliği’ni nasıl savunabilirler?









Bu noktada denilebilir ki; AkParti iktidarı, İslâm Konferansı Örgütü’nü İstanbul’da topladı ve başkanlığına da Ekmeleddin İhsanoğlu’nu getirdi. Doğrusu, AkParti iktidarının İKÖ bağlamında İslâm Birliği idealini canlı tutmayı hedeflediğine inanmak istemiştik. Ama, anlaşılan o ki, Türkiye’nin başından beri İKÖ’yü -Prof.Ahmet Davutoğlu’nun tespitiyle- ‘diğer uluslararası aktörlerle ilişkilerde pazarlık gücünü yükselten bir unsur’ olarak gören politikasında bir değişiklik sözkonusu değil. İktidara geldiğinden bu yana bütün eforunu AB ile müzakere sürecini başlatmaya odaklayan AkParti, ‘bizi AB’a almazsanız İKÖ alternatifimiz var’ blöfünü yapmak için İKÖ’ye önem vermişe benziyor. Şu an durduğumuz yerden geriye baktığımızda; İKÖ toplantısı arifesinde İsrail’in Filistin’de “devlet terörü” uyguladığını söyleyen sayın Başbakan’ın, daha sonra ABD’ye giden yol İsrail’den geçer anlayışıyla katil Şaron’un elini sıkmasını daha iyi anlamlandırabiliyoruz. Tayyip Erdoğan’ın, AkParti iktidarının ilk aylarında, Cidde’de -ABD eski Başkanı Clinton’un da katıldığı bir toplantıda- sarfettiği “İslâm Birliği olmaz; hangi çağda yaşıyoruz!..” sözlerinin de tesadüfen veya sehven söylenmediği bugün daha iyi anlaşılıyor.









İşte o günlerde sayın Başbakan’ın bu sözünü büyük bir talihsizlik ve “referansımız İslâm’dır” çizgisinden açık bir sapma olarak değerlendirdiğimizde, birçok ‘İslâmcı’ kardeşimiz şöyle bir savunma/meşrûlaştırma çabası içine girmişlerdi: ‘Tamam da hocam, İslâm ülkelerini bir araya getirmek mümkün değil ki! Bölük pörçükler ve birbirleriyle didişip duruyorlar; üstelik çoğunun yöneticileri de ABD ve Batı uşağı; zaten böyle bir birliğe ABD de müsaade etmez, vs...’ Yani, ‘İslâm Birliğini kurmak imkansız olduğuna göre, kendi başımızın çaresine bakıp AB’a girmek daha doğru değil mi?’ demeye getiriyordu arkadaşlarımız. Maalesef, bu günlerde benzer yorumları aynen tekrarlayanlara rastlamak insana giran geliyor. Kırk katırla kırk satır yani AB’cılıkla ulusalcılık arasında sıkışıp kalmış olmanın psikolojik etkisiyle, bazen ne söylediğimizin, neleri savunur hale geldiğimizin farkına varamıyoruz. Söylemler değişiyor, zihinler savruluyor, ayaklar kayıyor...









İmdi, ABD ve Batı’nın Müslümanları paramparça etmek için etnik ve mezhebi kavgaları ha bire körüklediği ve İslâm dünyasını daha fazla kontrol altına almak için yeni yeni sinsi plan-projeler geliştirdiği bir süreçte özellikle ümmet bilincini öncelememiz, İslâm Birliği idealini diri tutmamız gerekmiyor mu? Ne kadar imkansız, ne kadar uzak görünürse görünsün, bir müslüman, bir mümin olarak, ümmet ve vahdet fikrinin zedelenmesine asla müsaade etmemeliyiz. Yeryüzünde iki tane Müslüman kalsa, onlar bir “ümmet”tir; hatta bir tek Müslüman kalsa bile, o dahi -tıpkı Hz. İbrahim gibi- ‘tek başına bir ümmet’tir(16/120).









Kur’ân-ı Kerîm, “Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; ma’rûfu emreder, münkerden sakındırır ve Allah’a iman edersiniz” buyurur(3/110).









Yine Kur’ân, “Sadece müminler kardeştir” buyurur(49/10).









AB’cılık ve ulusalcılık sapmalarına karşı yolumuzu aydınlatan, Türkiye’yi de ümmeti de içine düştüğü/ düşürüldüğü kıskaçtan kurtaracak olan ana ilke İslâm kardeşliğidir. Zaman, Kur’ân’ın mesajını ve Allah Rasûlü Muhammed(s)’in mesajını en iyi anlayanlardan biri olan Hz.Selmân (r.a) gibi düşünme ve davranma zamanıdır. O’na nesebi/soyu sorulduğunda “Ben Selmân bin İslâm’ım” der; ‘İslâm’ın çocuğu Selman’ım ben’, ‘anam-babam, dedem, ceddim yani ırkım İslâm’dır’... Oysa o ırken Farisî idi...









Ne kırk katır, ne kırk satır!









Ne AB/ABD köleliği, ne ulusalcı sapma!









Çözüm; tek başına da kalsanız, “ümmet olmak”ta!


Abdullah Yıldız/Ümran Dergisi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Önceki mesajları göster:   
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    alvanoglu Abdilalkan sitesine hoşgeldiniz Forum Ana Sayfa -> SERBEST KÜRSÜ Tüm zamanlar GMT +1 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Geçiş Yap:  
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız



>


Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB Group
Türkçe Çeviri: phpBB Turkey & Erdem Çorapçıoğlu

Abuse - Report Abuse
Powered by forumup.com forum gratis free, create open your free forum!
Created by Raulken of Hyarbor S.r.l.
TOS & Privacy.

Page generation time: 0.036