Türkiye, Diaspora Ermenileri'nin ortaya attığı soykırım tezlerinin kuşatması altında. Bu çemberi kırmak için 2007'den bu yana, Ermenistan'la 'devletlerarası münasebetleri' nasıl kurabilirim stratejisi üzerinde çalışıyor.
Azerbaycan ise bu gelişmeden rahatsız. Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırın açılmasını istemiyor. Bu yüzden Türkiye üzerinde baskı kurmaya çalışıyor.
Peki ama neden?
Bu soruya 'dış' dinamikleri nazara vererek cevaplamak mümkün. Ancak ben bunun yerine Türkiye'nin 'iç' dinamiklerine dikkat çekmek istiyorum.
AK Parti'nin iktidara geldiği 2002'de Türkiye'nin önünde üç önemli dış politika konusu vardı: Kıbrıs sorunu, ABD'nin Irak'ı işgal planları ve AB'ye üyelik görüşmeleri.
Bu konularda yapılacak bir yanlışlık, AK Parti hükümetine yönelik dış desteğin çekilmesi anlamına geliyordu.
Ama beklenen olmadı. Bunun üzerine darbe planları hazırlandı 2003-2004 yıllarında. Bu teşebbüsler akim kalınca devreye 'darbeye zemin hazırlama planları' sokuldu. Amaç AK Parti'nin şahsında Türkiye'nin dışarıdaki itibarını zedelemekti.
5 Şubat 2006'da Trabzon'daki Sancta Maria Katolik Kilisesi Rahibi Andrea Santoro öldürüldü. Üç ay sonra Danıştay saldırısı (17 Mayıs) gerçekleştirildi. Bakanlar, saldırıda hayatını kaybeden Mustafa Özbilgin'in cenaze namazında yuhalandı. Kamuoyu aylarca Türkiye hangi yöne gidiyor tartışması yaptı.
Darbe planlarını hayata geçiremeyen eski Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur'un başkanlığındaki Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) sonbaharla birlikte Cumhuriyet Mitingleri düzenlenmeye başladı. Yeni yılın ilk ayında (19 Ocak) gazeteci Hrant Dink öldürüldü.
Cumhurbaşkanlığı seçim sürecine giren Türkiye'de siyasi atmosfer, dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ın yaptığı, "Sözde değil özde laik bir cumhurbaşkanı istiyoruz." açıklamasıyla gerildi. Bir hafta sonra Malatya'da misyonerlik yaptıkları gerekçesiyle biri Alman üç kişinin boğazları kesilerek öldürülmesiyle iyice tırmanan gerilim, askerin 27 Nisan gecesi hükümete muhtıra vermesiyle zirveye çıktı.
Bu şartlar altında AK Parti iktidarının devrilmesi mukadderdi. Ama olmadı. 28 Nisan'da muhtıranın iade edilmesi ve erken seçim kararı alınmasıyla süreç tersine işledi.
Hükümet sandıktan çıkan sonuçla güven tazeledi. Yeni meclis 11. Cumhurbaşkanını seçti. Türkiye tam normalleşiyor derken 14 Mart 2008'de iktidar partisi hakkında kapatma davası açıldı. Anayasa Mahkemesi AK Parti'yi kapatmadı.
Fakat hükümeti devirme planları da devam etti.
AK Parti muhaliflerinin 1 Eylül 2008 tarihinden itibaren farklı bir strateji izlemeye başladığı çıktı ortaya. Bundan böyle siyasete müdahale ediliyor görüntüsü verilmeyecekti. Toplumun dinî değerlerine saygı gösterilecekti.
Laiklik konusu 29 Mart seçimleri öncesi meydanlarda hiç dile getirilmedi. CHP çarşaf açılımı bile yaptı.
Cumhuriyet mitinglerinden iktidar çıkaramayan toplum mühendisleri bu kez insanları nasıl ikna edecek peki?
Bu görev de yine ADD'ye düşüyor galiba. Danıştay saldırısının yapıldığı tarihte, yani 17 Mayıs'ta Ankara'da Ergenekon soruşturmasını protesto etmek ve demokratik, laik cumhuriyete sahip çıkmak amacıyla 'Cumhuriyet Mitingi' düzenliyor dernek.
2006'nın sonunda başlayan cumhuriyet mitingleri, 2007'de yapılacak genel seçimlerden bir CHP-MHP koalisyon hükümeti çıkarmayı amaçlıyordu. 19 Mayıs törenlerinden iki gün önce yapılacak bu mitingin siyasi amacı ne olabilir peki?
Ufukta erken seçim de görünmediğine göre bu kez hedef meclis aritmetiğini değiştirecek bir siyasi dalgalanma olabilir mi?
29 Nisan'da kurulacağı açıklanan Abdüllatif Şener'in partisini bir kenara not etmek lazım.
Aynı şekilde Milli Görüş çizgisi dışından gelip AK Parti'de siyaset yapan, Köksal Toptan, Cemil Çiçek ve Ertuğrul Günay gibi isimlerin son birkaç haftada yaptıkları çıkışları da...
Türkiye'de Azerbaycan üzerinden estirilen muhalif rüzgâra bir de bu gözle bakmakta fayda var sanırım.
Mehmet Yılmaz-Zaman