Osmanlı Devleti’nin son dönemi bir yönüyle, islâmî kisveye bürünmüş bir çeşit milliyetçilik ve geniş çapta bir dönüşüm süreci olarak görülebilir. Aşağıdan gelen patlama müslüman kitlelerde tedricen durumlarını kavrama ve kimliklerinin şuurunu idrake yöneltti. Bunun ardından da bunları siyasîleştirip yeniden tanımlamalarına yol açtı. Bu dönemde tabiî, kendiliğinden bir anlayış ve hissiyat olarak beliren ve ekseriya “islâmcılık” olarak adlandırılan yaklaşım etkili oldu.
İslâmcılık, İslâm kültürünü paylaşanlar arasında yayıldığı için dinî bir ideoloji olarak nitelenir. İdeolojilerin incelenmesine mahsus kavramlar ve usûllerle bakıldığında ise aynı zamanda dünya işlerine dönük, dinamik, modern, siyasî maksatlı ve iktisadî hürriyeti ve refahı hedefleyen bir akım olduğu görülür. Bu ideoloji masa başında oluşturulmamış, bir ideologun kaleminden de çıkmamıştır. Yapma, sentetik değildir. "İslâmcılık yavaş yavaş mektep ve medreselerde, köy odalarında, mahalle toplantılarında, Mekke'ye giden hacılar arasında yapılan sonsuz sohbetler ve konuşmalarla okumuşların bazıları arasında yavaş yavaş ortaya çıkan düşüncelerle şekil almıştır...bu ideolojinin asıl kökleri müslüman halkın geçirdiği değişikliklerdedir."[1]
İslâmcılık cereyanı, ortaya çıkmasına yol açan iktisadî, sosyal, kültürel ve siyasî şartlar dikkate alınmadan tamamıyla dinî bir akım olarak görülürse Osmanlı tarihinin son dönemi doğru anlaşılamaz. Bu aslında Avrupalı yazarlara ve onları esas alan Türk yazarlarına mahsus gerçek dışı bir yaklaşımdır. Büyüyen etnik milliyetçilik ve Balkanlarda ortaya çıkan ayrılma talepleri kendiliğinden müslüman kitlenin kimliğini korumaya yönelik bir davranış geliştirmesine zemin hazırlamıştır.[2]
“93 Harbi” olarak bilinen1877 Rus Harbi, Osmanlı Devleti için her bakımdan bir felaket olmakla beraber, çok kısa bir süre içinde müslümanların din kardeşliği hissini siyasî şuura dönüştürmüş ve böylece yeni bir dayanışma duygusunun ve yeni tip bir siyasî topluluk fikrinin gelişmesinin yolunu açmıştır.
"Yeni Osmanlı orta sınıflarının fikirleri ve Rusya, Hindistan, Endonezya ve Afrika’daki müslümanların durumu hakkındaki haberler Osmanlı müslümanları arasında yayıldıkça, İslâm yeni bir uluslararası boyut kazanmaya başladı. Batı bu kimliğe ‘Panislamizm’ adını verdi ve onu İngiltere ve Fransa’nın yaratmaya katkıda bulundukları orta sınıfların siyasî bilinci yerine, Abdülhamid’e atfetti."[3]
Abdülhamid islâmcılığın terkibine giren unsurları kafasından icad etmedi ama o güçleri olayların baskısı altında bir sentez hâline getirdi ve böylece ortaya çıkan islâmcılık kavramına siyasî-ideolojik muhteva kazandırdı. Yaşayışı, alışkanlıkları bakımından avrupaî bir hükümdardı. Eğitim, idare, haberleşme ve ulaştırma alanlarında gerçekleştirdiği ıslahat Osmanlı toplum yapısına Tanzimat reformlarından çok daha derinlemesine tesir etti. Modern bir Osmanlı orta sınıfı esas olarak Abdülhamid zamanında ortaya çıktı.
1870’lerden itibaren belirginleşen islâmcılık sırf yeni yükselmeye başlayan seçkinleri değil, halkın bütününü tatmin edecek şekilde, değişimi islâmî değerlerle bağdaştırmaya çalıştı. Dinî uyanış hareketleri halkı, siyasî arenaya getirmek ve yalnız Avrupa devletlerine değil, aynı zamanda kendi hükümetlerine, seçkinlerine ve ulemasına da karşı çıkan bir güce dönüştürmek sûretiyle müslüman kitleleri harekete geçirdi ve siyasîleştirdi.
1875-80 döneminde islâmcılık kapsamını ve yönünü değiştirdi, modern bir ideoloji şeklini aldı. Bu değişim gerçekleştikçe, basın, eski klasik din kitapları ve batı dillerinden çevrilen veya batı kitapları örnek alınarak yazılan kitaplar Avrupa fikirlerini getirmekle kalmadı, çelişkili görünse de, aynı zamanda islâmî uyanış hareketlerinin birçok görüşlerini (dini kurtarmak için halk hareketine başvurma fikri dahil) yaydı.
Panislâmizm/islâmcılık hakkında esas kaynak olarak 19. yüzyılın sömürgeci güçlerinin, Fransız, Rus ve İngilizlerin diplomatik yazışmaları alınmaktadır. Bu konuda yazanlar, bu tarafgir, peşin hükümlü kaynakların tesirinde kalarak bu diplomatik çevrelerin olumsuz siyasî görüşlerini aşamadılar. 19. Yüzyıl Osmanlı tarihi kapsamlı bir çerçeve içinde ele alınır ve lâyıkıyla değerlendirilirse, İslâmcılığın gerçek mahiyeti ve Cumhuriyet Türkiye’sinin kurulmasında oynadığı hayatî tarihî rol çok daha iyi anlaşılır.[4]
İslâmcılık İslâm toplumunun köklü bir savunma refleksidir. Toplum 19. yüzyıldan itibaren, kendini savunmak için islâmî özelliklerini ön plana çıkardı. Türkiye nüfusunun büyük bir kesiminin günümüzde, kendilerini Türkiye gibi laik saymayan birçok müslüman ülkelerinden daha dindar olması böyle bir çerçevede açıklanabilir.[5]
Milliyetçilik ve Dinî Kimlik
Esas itibarıyla laik bir kavram olan millî kimliğin dinî kimlikle uzlaşması, müslümanlar için milliyetçiliğin temel ikilemlerindendir. Cumhuriyet Türkiye’sinin liderleri milliyetçiliğin dinî boyutlarını inkâr ederek bu meseleyi görmezden geldiler. Modern dönemde her şeye rağmen İslâm’ın ayakta kalmış olmasının kabul edilebilir bir izahını yapamadıklarından, inancı milliyetçilikle bağdaştırmaya yönelik tartışmaları 'yıkıcı' saydılar. “Açıktır ki, 'devlet, dinî toplum ve dilsel millet denilen bu üç kavramı' birbirinden ayırmak kolay değildir. Türk hükümetleri devlet gücünü kullanarak devlet, millet, din ve kimlik kavramlarının anlamının devlet tarafından belirtildiği ve korunduğu görüşünü sürdürmeye çalışmışlar ve çok zaman bunu 'laiklik' ve demokrasi adına yapmışlardır. Oysa böyle bir görüş ve politika laikliğe de demokrasiye de aykırıdır."[6]
Bir ideolojinın başarısı, bir grup insan arasında en yaygın ortak değerlere, inançlara ve kültüre önem vererek bu insanlar arasında yeni tipte bir dayanışma ve işbirliği kurma gücüne bağlıdır. İslâmiyet bir din olduğu kadar bir kültür, medeniyet, içtimaî nizam ve hayat tarzıdır. Osmanlı müslümanları siyasî varlıklarını korumak için ortak kültürü, yaşayışı, görüş ve değerleri ideolojilerinin temeli yapmak zorunda kaldı. Böylece İslâmcılık cereyanı daha 2. Abdülhamid’den önce bir nevi organik milliyetçilik olarak filizlenmeye başladı.
İslâmcılık ideolojisinin esası din olmakla beraber bu ideolojinin gayesi esas olarak dinî olmayıp güncel, iktisadi ve siyasîdir. Osmanlı İslâm geleneklerine, değerlerine uygun bir siyasî cemiyet, yani modern siyasî anlamda bir topluluk meydana getirmektir.
Sentetik Milliyetçilik
İttihat Terakki döneminde sistemleştirilmeye başlanan, Cumhuriyet’ten sonra etkili bir ideoloji hâline getirilen “Türk milliyetçiliği” ise milliyetçilikten beklenen kendi milletini/değerlerini koruma ve düşman karşısında mukavemet üretme gücünden yoksundur. Bu yüzden, ufuksuz, yabancı düşmanı, pozitivist, sentetik bir devlet mistisizmi ve üstün adam (kurtarıcı) bağımlılığı ile malûldür. Türkiye’de milliyetçiliğin dışa karşı değil içe karşı kullanılmasının sebebi budur. Bu kullanım tarih boyunca oluşturulan ve toplumu ayakta tutan millî değerlerin tahribi, yerine batıdan iktibas edilen unsurların konulması şeklinde olmuştur.
Kendini “Türk milliyetçisi” olarak tanımlayan etkili bir kesim, sömürgeci yabancıları değil, Osmanlıları, dinî yapılanmayı ve dini/İslâm’ı düşman olarak görmüşlerdir. Onlara göre, türklerin çağdaş medeniyete ayak uydurmalarına bunlar mâni olmuştur. Bu yüzden, tarihî gerçeklerin inkârı Türkiye’de bu tür milliyetçiliğin temel vasıflarından biri hâline gelmiştir. Böylece millet devlet eliyle tarihinden koparılmış, bugünü şekillendirmek ve yüceltmek için tarih yok sayılmıştır.
Yaşayan millet vakıasını görmezden gelen bu milliyetçiler eski türklerin doğuştan modernist ve demokratik eğilimlere ve saf bir etnik kültüre sahip olduğu iddiasındadırlar! Modern dönemde batıya ayak uyduramamalarının sebebi millî devletlerini kurmalarına imparatorluk hanedanının ve İslâm’ın engel olmasıdır. Cumhuriyet'in ilk döneminde, Osmanlı hanedanının türklerle etnik bağlarını kullanarak onları sürekli olarak imparatorluğun veya İslâm’ın yüceltilmesini hedefleyen mânasız işlere ve hedeflere sürüklediği ve bu yüzden geri kalındığı iddia edilmiştir!
Modern dönemin yeni teşkilatlanma biçiminin ilk ve etkili örneği İttihat Terakki Cemiyeti/Partisi yapıp ettikleriyle, zihniyet kalıplarıyla hem kendi dönemine, hem de geniş ölçüde Cumhuriyet dönemine damgasını vurdu. İttihad ve Terakki iktidarı, “halk” adına ve Kanun-ı Esasi'de ifadesini bulan hürriyetler adına ele geçirdi ve 2. Meşrutiyet’ten sonra kazanacağını sanarak serbest seçimlere başvurdu, ama Meclis çoğunluğunu elde edemedi. Bunu aşmak ve iktidarı ele geçirmek için her yola, bu arada tedhişe de başvurdu. 31 Mart bahanesi, bilahire kanlı bir darbe olan Bâbıali Baskını Cumhuriyet’e çok kötü bir gelenek olarak devredildi. Bu gelenek, milliyetçiliğin halkı hiçe sayan, tepeden inmeci yaklaşımlarını besledi.
Milliyetçilik halkı, değerlerini esas aldığı zaman, dönüşmeye mecburdur. Bunun örneği, 1970’lerde görüldü. Sentetik milliyetçiliğin gücünü kaybettiği bu dönem, bir darbe ile sona erdi ve askeri rejim hazırlattığı Anayasa’da kendi tarifi dışında kalan milliyetçi anlayışları yok saydı. Dünya sisteminin tek bloklu hegemonik yapıya geçmesinden sonra, Türkiye’de milliyetçilik Cumhuriyet’in ilk dönemindeki konumuna dönmeye başladı. İçe karşı ve şiddet ihtiva eden bir milliyetçilik, daha çok “ulusçuluk” olarak adlandırılarak belirli çevreler tarafından kullanılmaya başlandı.
D. mehmet doğan/Ümran Dergisi